Sınırsız mutfak

Çorbanın Kare Kesildiği Yer

Türk Mercimek Çorbası ile Danimarkalı Bezelye Yahnisi Bizi Aynı Sofrada Buluşturdu

Kronik·3 min·18 Nisan 2025
iGazetecilik hayalinden gastronomiye

Lisede Gazetecilik okudum. Savaş fotoğrafçısı ya da köşe yazarı olma hayalleri kurarken, Türkiye'de "gazetecilik" ve "hapis" kelimelerinin birbirinden ayrılmaz olduğunu fark ettim. Böylece yolumu, daha az siyasi bir alana — yemek yazarlığına — doğru kaydırdım ve bir üniversitenin Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümüne kaydoldum. Dört yıl boyunca zaman zaman mutfağa girdim; ama çoğunlukla yemeğin bilimini, sanatını ve tarihini inceledim. Kaçınılmaz olarak şunu anladım: yemek de özünde politiktir. Türkiye sınırları içindeyken sesimi her zaman biraz daha kıstım — zira bilirsiniz, hapishaneden ses duyulmaz. Böyle olunca, lise yıllarımın en neşeli anıları haber yazımına değil, yemeğe aitti.

İstanbul'da yaşayanlar bilir; trafiğin bir saati yoktur. O her zaman oradadır, öylece. Her gün eve dönmek bir mücadeleydi — üstelik gazetecilik hayalim beni uzak bir okula götürmüş, günde dört saatlik bir yolculuk anlamına geliyordu. O uzun yolda dördüzdük. Zamanla, bu yolculuktan sağ çıkmak bir tür yemek ritüeline dönüştü. Görevimiz belirliydi: dersi bitir, köşedeki küçük lokanтaya dal, bir kase çorba iç, eve bir parça olarak ulaş.

Her gün… aynı yer, aynı çorba. Arkadaşlarımızdan biri kasesini bir dağ gibi pul biber ile örter ve reflükse hazırlanır; elinde karbonatla içilmiş bir kola sanki bir kalkan gibi dururdu.
Dört yıl böyle geçti.
Mercimek çorbası, politika, haberler, trafik…

Şimdi o çorbaya yaklaşalım — bir filmdeki sahne gibi, kameranın lensiyle.

Türkiye'de nereye giderseniz gidin, her lokantada, her kebapçıda, her restoranda menünün başında değişmez bir şey durur: mercimek çorbası. Annenin iki dakikada tencereye her şeyi atıp çıkardığı, altın sarısı sadeliğiyle günü kurtaran o sıcak yemek…

Yıllar sonra o çorbayı yeniden pişirdim.
Danimarkalı eşim bir kaşık aldı ve şöyle dedi;

''Bu tam bizim gule ærter gibi.''

Hayır… O bizim mercimek çorbasıydı!

O an üzerinde fazla durmadım. Çorba anılara karıştı.

Ama Kavata aracılığıyla köklerimi beslemeye başladığımda, tariflerimin temelini burada, Danimarka'da yetişen yerel malzemelerle kurmak istedim. Tariflerimi bu topraklarda büyüyüp gelişene nasıl uyarlayabileceğimi düşünerek saatler geçirdim.
Kilo kilo kuru baklagil sipariş ettim. Fuego fasulyeleri, kuru bezelye, Ingrid ærter…
Fuego fasulyeleri bana fava mezeyi hatırlattı; ama aynı zamanda o eski mercimek çorbasının tadını da çağırdı.
Fuego fasulyeleriyle klasik bir mercimek çorbası pişirdim.

Eşim hemen yorum yaptı;

''Bu tam bizim gule ærter gibi.''

Hayır! Bu bizim fava mezeyiz. Ingrid ærter

kullanmadım!

Bana göre tat, fava meze ile okul yıllarımın altın sarısı mercimek çorbasının tam ortasında bir yerdi.

Ve işte o an, bambaşka iki kültürden iki insan kendini aynı masada, bir kase çorbanın etrafında buldu.
Çok mutlu olmuştum.
O fasulyeleri kullanarak yeni bir tarif yaratmaya o an karar verdim.

BrevetÖğleden sonranın ışığında, kusursuz bir kareye sıkıştırılmış kuşkonmaz.
iiDanimarkalı ve Türk tatlarının buluşması

Biraz Danimarkalı, biraz Türk…
Sevilen bir meze olan fava'ya selam durarak.
Rezene ve tarçın aromasıyla…
Kuşkonmazın taze, yeşilimsi notasıyla…
Türk usulü bir mezeye dönüşen Danimarkalı mercimek çorbası.

Ortaya çıkan şey küçücük, kaşıkla içilen bir çorbaydı — tek lokmada biten bir meze; ama yüzümüzde bıraktığı gülümseme hiç de küçük değildi.

Kültürler, fikirler, inançlar, insanlar…
Ne kadar ayırmaya çalışsak da, sonunda hepsi bu kadar yakın.
En özünde hepimiz sade bir kase çorbayız.
Sıcak bir anı.

Bolluğu daim olsun fasulyenin.

Nesrin Eren