Bellek ve iştah

Mantarları Düşündüğüm Gece

Uykusuz bir gece, beklenmedik bir kazıya dönüşür. Çağrılmadan gelen bir anı, uyutmayı reddeder.

Kronik·3 min·20 Kasım 2025
iHuzursuz bir gece rutini bozar

Hayatımda uyuyamadığım gecelerin sayısı azdır. Bunun bir uykusuzluk trajedisi olduğundan endişe edenler için söyleyeyim; değil. Genellikle saniyeler içinde uykuya dalıyorum — bu becerinin, koyun saymakla geçimini sağlayan insanlar tarafından son derece etkileyici bulunduğunu tahmin ediyorum. Bir şey içimi sıktığında, gözlerimi kapatıyorum; gerçeklik istenmeyen bir misafir gibi kapıda kalıyor, yaşananlar hiç yaşanmamış oluyor.

Buna "seçici cehalet" diyorum; son derece işlevsel bir yöntem.

Bu yöntem sayesinde, hiçbir zaman o çekici, kasvetli yazarlardan biri olamadım; sigara dumanı, bozuk müzik ve ham duygular eşliğinde gecenin soğuk sessizliğinde cümle kuranlardan. Sabah beşte kalkıp yazmak her zaman daha mantıklı geldi. Ta ki bu geceye kadar.

Bu gece uyuyamıyorum. Bir o yana, bir bu yana dönüyorum. Garip değil mi — beden her şeyi hatırlıyor, rahat olmayı bir türlü hatırlamıyor? Sonra, hiç yoktan, mantarları düşünüyorum. Evet, mantarları. Bunun nedeni, bir yerlerdeki bir sosyal medya akışında gördüğüm bir mantarın belleğime, istenmeyen ama pek de rahatsız etmeyen bir akraba gibi yerleşmiş olması olabilir.

Kocamla pazara her gittiğimizde, o mutlaka sepete mantar atar. Aklıma hiç gelmez. Onları hep uzakta tuttum; aile yemeğine çağırmadığım uzak akrabalar gibi.

BrevetKocam için çizdiğim mantarlar — çünkü onları çok seviyor.
iiBüyükannenin son yemeği, hatırlanıyor

Ve bu geceye kadar hiç sormadım kendime;

"Neden?"

Sonra, karanlıkta uzanırken — her zamanki gibi, hayatın her derdini uyuyarak sindirmeye çalışırken — bir anı çarpar bana.

Keskin.

Beynimin küçük, tozlu bir köşesinden gelir.

Büyükannemin hastane odasındaki son yemeğidir.

"Nasıl? Neden şimdi?"

Yataktan fırlarım, mırıldanarak

"Dur, dur," diyorum — sanki bağırsam anı geri çekilirmiş gibi. Bilgisayarıma koşar, karanlıkta yazmaya başlarım. Sahne, yeni silinmiş bir camdan daha berraktır: yaşlı bir el, yavaş yavaş, neredeyse kibarca hareket ediyor. Kırışıkları görüyorum, tabağının köşesinde duran kırmızı biberleri. Neredeyse her gün mantar yerdi — kırmızı biberli, zeytinyağlı, kısık ateşte pişmiş, hafifçe fazla pişmiş beyaz düğme mantarlar. Hasta olmadan önce en sevdiği yemekti.

Annem her hastane ziyaretinde onu getirirdi. Hastane yemeğinin nasıl işlediğini bilirsiniz: ya insanın yaşama isteğini söndürür, ya da bazen, nadiren — neredeyse sihirli bir şekilde — geri getirir. Bu yüzden annem mantar pişirmeye devam etti. Yine. Ve yine.

İşte hayatın o zalim küçük cilvesi şu: mantarları kendi hayatımdan silmiştim, çünkü onları ölümle özdeşleştirmiştim. Ve bu gece, uykusuz bir anı onları bana geri sundu — sıcak, ışıltılı, hafifçe hastane kokan, yasla ve pişmanlığa benzer bir şeyle.

Şimdi, bu gecenin sessizliğinde, size sormam gerekiyor:

"Ölümle özdeşleştirdiğiniz bir yiyecek var mı?

"

Yalnız ben olamam. Hangi yemek saklıdır belleğinizin köşelerinde — hiç dokunmadığınız?

Bir çorba mı?

Bir balık mı?

Belki sıradan bir bardak su?

Bunu yazarken fark ediyorum: annemin en son ne zaman mantarlı bir şey pişirdiğini hatırlamıyorum. Belki o da çarşıda onların yanından geçiyor, artık görmüyor onları — küçük bir talihsizlikten kaçınır gibi, sessizce.

Sonunda, hepimiz yutamadığımız anıları mı yiyoruz?

Sabah onu aramalıyım.

Anılar yemek saklayabiliyorsa, herkesin raflarında ne tür acı tarifler toz tutuyor olmalı?

Ölüm orada durur. Ürkütücü, söylenmemiş, kaçınılan — kiler kapılarının arkasına sakladığımız bir gerçek. Yemek ve ölüm. Bir yas sofrası. Soğuk servis edilir. Kimsenin seçmediği bir yemek; ama aşçı onu yine de menüye ekler, çünkü her zaman satılır. Çünkü birileri adını koymayı reddettiğimiz duyguları bize yedirmek zorundadır.

Yas, aç olmadığımıza yemin etsek de hepimizin yediği tek öğün mü?

Yazdıklarım sert geldiyse, üzgünüm. Sadece sofrada hiç kurmadığımız o köşeyi paylaşmaya çalışıyorum.

Dürüstçe,
Nesrin Eren