Bellek ve sofra

Bir zamanlar veganlığa inanırdım.

Ve bir tavuk bana yasın tadını öğretti...

Kronik·3 min·29 Temmuz 2025
iKöy çocukluğu yemek belleğini biçimlendirir

Bir köyde yaşıyorsun. Dev Ilgar dağlarının arasından yükselen sisin nasıl göründüğünü merak ederken buluyorsun kendini. Rüzgâr ağaçlarla oynarken yaprakların hışırtısı nehrin sesini taşıyor. Olgunlaşmış elmalar arada düşüyor, köşede sessizce uyuyan kuşlar kıpırdamaya başlıyor. Buraya kadar her şey romantik bir filmden sahne gibi.
Sonra birdenbire havayı yırtan bir çığlık.
Yerinden fırlıyorsun, sahne donuyor.
Dışarı koştuğunda bir tilkinin tavuğa saldırdığını görüyorsun. Yüreğin yerinden çıkacakmış gibi çarpıyor; yüzünü balkondaki soğuk demir parmaklığa dayıyorsun. Büyükannen içeri dalar, tilkiyi kaçırır. Tavuk, topal ve bitkin, bir köşeye sığınıyor. Acı çekiyor. Karar verilir.
Akşam yemeği: tavuk.

Odasına koşuyorsun, kulaklarını kapatıyorsun. Hıçkırarak, kendine defalarca söz veriyorsun — hiçbir zaman et yemeyeceksin. O yasın içinde uykuya dalıyorsun.
Esinti odayı serinletirken akşam üzeri uyanıyorsun.
Vegan ve yorgun.
Yastığın gözyaşlarıyla ıslanmış, tuzlu, hâlâ nemli.
Dünyanın en tuzlu yastığı, diye düşünüyorsun.
Belki hepsi bir rüyaydı, diye soruyorsun kendi kendine.
Odadan çıkıp mutfağa doğru yürüyorsun; güzel bir koku karşılıyor seni.
Sofrayı kuran annenin yanına gidiyorsun — tavuk suyunda pişmiş pirinci görüyorsun.
Saf tereyağıyla parlayan pirinç tanelerine bakıyorsun.
Koyun eti bir kenara ayrılmış, göğüs eti usulca liflere ayrılıp yanına konulmuş.
Akşam yemeğini yerken anlıyorsun — kendine bile itiraf etmesen de — bu, yediğin en lezzetli, en mütevazı yemek olabilir.
"O tilkinin zevki varmış," diye mırıldanıyorsun.

Tavuk göğsü o zamanlar sevilmezdi; ince, kuru, lezzetsiz — üstelik köyde kaslı sporcular henüz yoktu. Lifleri tek tek ayırmana yardım ediyorsun.
Islatılmış kırık pirinci dövüyorsun; nişasta parmaklarının arasında gıdıklıyor.
Pirinç nişastasının atası sübyeyi, kaynayan, şekerli, yağlı sütün içine katıyorsun.
Muhallebi kıvam alınca tepsiye döküp tabanın hafifçe kızarmasına izin veriyorsun.
Liflere ayrılmış tavuğu karıştırıp muhallebinin geri kalanını soğuması için buzdolabına koyuyorsun.

BrevetKazandibi
iiBellekten doğan her tarif

Yastığını yeniden düzeltip başını koyduğunda, gözlerin tavanın köşesindeki eski tabloya takılır.
Günün ağırlığı hâlâ içindedir: Tilkinin çığlığı, tavuğun aksayarak gelişi, sessiz akşam yemeği.
Ama sonra o tuhaf tatlı, et lifleri, koyu süt, altın rengi yanmış kabuk…
Her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu hissedersin.

Aklından geçer: belki her tarif bir anıdan doğar.
Belki yemeğin asıl büyüsü kazara yanan bir sütle, ya da israf edilmeyi reddeden bir etle başlar.
Belki Osmanlı saray mutfaklarının arka odalarında bir yerde, kaynayan tencerenin başında uyuklamış uykulu bir çırak, tarihin ilk Ar-Ge aşçısıydı.

Gözlerin yavaşça kapanırken rüzgâr yine ağaçları hışırdatır.
Uzaktan bir köpek havlar; ama bu sefer her şey durağandır.
Bir çığlıkla başlayan gün, zihnine tek bir tabak tavuk ve pilav olarak kazınır.
Ve o an anlarsın: Her tarif bir anıdır.
Her yemek, bir hikâye.
Dağın eteğindeki köyde, rüzgârın savurduğu yapraklar arasında sessizce büyüyorsun.
Yavaş ama derin.
Acı ve tatlı.
Ama kesinlikle vegan değil.

Sevgiyle

Nesrin Eren