Emek ve iyileşme

Yerel çiftçiden alınmış bir havuçtan daha yorgundum.

Keşke sürdürülebilirlik kelimesini yeniden canlandıran bir cümle kurabilseydik; her köşeye tıkıştırıp içini boşalttığımız bu kelimeyi — tıpkı restoranın restorasyon'dan geldiğini unuttuğumuz gibi.

Kronik·3 min·10 Haziran 2025
iRestoranlar iyileştirir ya da yıpratır

Keşke sürdürülebilirlik kelimesini yeniden canlandıran bir cümle kurabilseydik; her köşeye tıkıştırıp içini boşalttığımız bu kelimeyi — tıpkı restoran'ın restorasyon'dan geldiğini unuttuğumuz gibi.

Bunu hatırlasaydık… İnsanlar restoranlardan iyileşerek çıkardı. Personel, bir müzikalden fırlamış gibi dans ederek servis yapardı.

Belki de bir parça eti yıldız şekline sokmak yerine, güçlükle karşılayabildikleri evlerinde dinlenecek bir gün daha bulabilirlerdi.

Barcelona'da, adını vermeyeceğim Michelin yıldızlı bir restoranda geçirdiğim trajik bir akşamı düşünüyorum. Onuncu yenilebilir sanat tabağından sonra saymayı bırakmıştık. Her şey bittiğinde otele taksiyle dönmek zorunda kaldık. Yürüyemiyorduk. O restoran, güzel bir ambalaja sarılmış yavaş bir infaz gibiydi.

Hazmedemediğimiz bir tatil. Ertesi günü yatakta, televizyon seyrederek geçirdik.

İyileşme nereye gitmişti? Sade, adil, güzel bir kase çorba bir sanat biçimi olamaz mı? Yemeğin her zaman sanata yükseltilmesi mi gerekiyor? Eğer gerekiyorsa, en azından halk için bir sanat olsun… Anlaşılır bir şey…

Bir zamanlar ideolojisine hayran olduğum, güçlü bir marka inşa etmiş bir şefin yanında çalışırken, mutfak kapılarından gelen havuçlardan daha bitkin düşüyordum. Fikirler güzeldi; o yüce "çiftlikten sofraya" mantraları. Ama bir noktada yanlış bir ideoloji yüzümüze çarptı. Günde 14 saat çalışıp hak ettiğini hiç alamadığında, bu sürdürülemez, organik olmayan yaşam biçiminde bir şeylerin derinden yanlış gittiğini hissetmiyor musun?

BrevetYorgun bir havuç, buharlı bir kase çorbaya yaslanır.
iiKavata: sessiz bir iyileşme

Sarhoş ya da başka biçimlerde kendinden geçmiş misafirlerin ardını topalarken hep aynı soruyu sordum kendime: İnsanları onarmayı ne zaman unuttuk? Beslemek — bu en yalın, en insani eylem — nasıl böyle bir pazarlama aracına dönüştü?

Geçen gün Jazzed on Grains'den Simone, Rebecca L. Spang'in kitabını yeniden aklıma getirince fark ettim: Kurduğum şirket, Kavata, sessiz sedasız, ama emin adımlarla bir iyileşme meselesi hâline gelmiş. Yemeğin ve insanın onarımı. Pişirenin ve yiyenin. Unuttuğumuz kültürü iyileştirmenin…

Sade Türk yemeklerini, mütevazı bir ev mutfağından, kemiklere işlemiş bir yorgunluk taşımayan insanların temiz ve sevecen elleriyle sunmak. Mesele bu kadar. İnsanların ne denli derinden karşılık verdiğini görünce, bunu yüksek sesle söylemem gerekti.

Belki sır şu: Yemek, ancak onarılmış ruhlar pişirdiğinde gerçek olur.

Huzurla pişirenlere ve huzurla sunanlara ne mutlu.

Belki bir gün yemek bizi gerçekten onarır. Belki bir gün, havuçtan daha yorgun bir aşçı, ödenmemiş ve sömürücü stajları "öğrenme deneyimi" diye sunarken kendi içinde nasıl çürütüldüğünü — ve bu arada çıtır, taze havuçlar servis etmenin ne kadar saçma olduğunu — ansızın fark eder.

İnsanları beslemek ancak o derin dövmeler de adaleti taşıdığında, insan hakları için sesini yükselttiğinde gerçekten cool olur.

Ama bunu zaten biliyorsunuz, değil mi? Kötü deneyim diye bir şey yoktur. Bazen sadece bir şeyleri nasıl yapmamanız gerektiğini öğrenirsiniz.

Saygıyla; eğilmemiş sırtım ve henüz yorulmamış havuçlarımla.

Nesrin Eren