Açlık olarak şehir
Tuhaf bir rüya; İstanbul
Eminönü'deki kuşlar gibi peşinizden gelen tatlar.
İstanbul tuhaf bir rüyadır. Attığınız her adım size seslenir.
"Tatma beni. Yut beni."
Ayaklarınız kaldırıma değdiği andan itibaren bir lezzetler yolculuğuna çıkarsınız. Taksim'den Karaköy'e inerken, hiç beklemediğiniz bir anda her şey başlar — belki sıcak bir içli köfte ile. Ya da somonlu bir sandviçle. Neden olmasın?
Neden ya da nasıl diye sormaya fırsat bulamadan biri size ananas dilimleri uzatır.
Taze nar suyu parmaklarınızdan akar.
Sıcak bir pide. Tam kıvamında bir tavuk mu?
Yanından geçtiğiniz herkes sizi doyurmayı kendine görev edinmiş gibidir.
Yemeğin sadece ikram edilmediği, nedensizce kutlandığı bir akraba evine gitmek gibi.
Her zaman merkezde, her zaman anın kahramanı.
Şehir, sizi seviyor gibi besler.

Ve sonra… Kopenhag sokaklarına adım atıyorum.
Hafif bir hüzün çöküyor üstüme.
Burada kimse sana deniz kenarında martılara yem atar gibi yiyecek fırlatmıyor.
Herkes kendi sessiz kabarcığında süzülüyor. Her şey yeni.
Bir hamur işi kültürü var, evet, sürekli gelişiyor; ama bir süre sonra döngüye girmiş bir şarkı gibi tekrar ettiğini hissediyorsun.
Yanakların glutenle dolu, mutlu ama… kopuk dolaşıyorsun. Yanlış anlama, seviyorum onları ama…
Kaos yok. Gerçek bir açlık yok. Yalnızca arada bir sirenler ve gülümseyen yüzler.
Kopenhag'da sokak yemeği istiyorsan, onun yaşadığı yere gitmen gerekiyor.
İstanbul'da o seni bulur. En çok onu özlüyorum…
Dün gece tuhaf bir sinirlilik kapladı beni.
Neden sokak yemeğine gitmek zorundayım?
Neden köşeden üstüme atlayamıyor, eskisi gibi? Bu fikrin özü değil miydi zaten?
En azından biri şu kaldırımda o güzel poğaçaları satıyor olmalı!
En azından zilli bir dondurmacı hâlâ var;
ara sıra geçiyor — çocuksu bir sevinç için yeterli bir neden.
Küçükken çekilmiş eski bir fotoğrafı hatırlıyorum.
Eminönü'nde uçuşan kuşlar, anlık çırpınışı yakalamaya çalışan bir fotoğrafçının üstümüze saçtığı tohumlar. Filtre yok, düzenleme yok. Sadece gerçeklik.
Yüzümüzdeki ifadeyi hatırlıyorum: aç, gözleri açılmış.
Ben, kız kardeşim, annem, babam.
Teknelerden balık ekmek yedik; yanında turşu ve turşu suyu. Sallantılı taburelerde dengelenirken rahat değildi hiç, ama büyülüydü.
Dünyanın en iyi balığı değildi, ama o deniz esintisi, o gürültü, o kargaşa…
Her şeyi bir şölene dönüştürüyordu.
Sonra mısır kokusu geldi. Almadan geçilemezdi.
Ardından belki dondurma.
Yokuş yukarı yürürken nefes nefese, zaten hepsini yakardın.
Birden biri bozaya can atardı; yeniden koşuşturma başlardı.
Sonra babam, şeker hastasıymış gibi davranmadan, Karaköy baklavası üzerine diretirdi.
Ve tabii ki giderdik.
İstanbul'da yeme döngüsü bitmez.
Şehrin seninle konuşma biçimi budur.
Ve sonra durursun.
Boğaz'a bakarsın.
Denize.

Ah, Istanbul.
Sana çok eziyet ettiler, değil mi?
Ama yine de duruyorsun…
Tüm bunların aynı anda yaşandığı, tuhaf ve güzel bir rüya gibi.
Istanbul o rüyadır.
Artık, benim için, hep.
Sevgiyle
Nesrin Eren
Şunu da söyleyeyim…
19 Temmuz'da Kopenhag'da, tıpkı Eminönü'ndeki gibi balık ekmek yapıyorum.
Biraz kargaşaya ve Istanbul'un gerçek lezzetlerine hasret kaldıysanız, HAUSER bar'da bulun beni.Yerinizi ayırtmak ister misiniz?
Bir mesaj gönderin: nesrin@kavata.dkRüyayı gerçek yapalım — burada, tek bir geceliğine.
İrmik kaplı dana köfte. Mekânın adı; Sabırtaşı
Fermente nohut içeceği. Kimileri şöyle der; elmalı tart gibi bir tadı var…



